ORTA DOĞU’NUN JEOPOLİTİK SAVAŞI

JOHN RAINE
(IISS-INTERNATIONAL INSTITUTE FOR STRATEGIC STUDIES)
Dış güçler, bölgesel güçler ve devlet dışı aktörler bir aşamada Orta Doğu’daki jeopolitiğin gidişatını belirlemişlerdir. 7 Ekim öncesinde hem dış politikalarında daha iddialı hem de birbirlerine karşı daha uzlaşmacı hâle gelen bölge devletlerinin gündemin kontrolünü devlet dışı aktörlerin elinden aldığ görülmekteydi.
Ancak Hamas’ın İsrail’e saldırısı, terörizmin gündeme hâkim olduğu bir döneme ani ve şiddetli bir dönüşün işareti oldu. Devletlerin veya dış aktörlerin kendilerini yeniden savunup savunamayacakları henüz belli değil. Milislerden siyasi ve dini hareketlere kadar uzanan devlet dışı aktörler, bölgesel ve küresel güvenlik gündemi açısından güçlü bir biçimlendirici hâline gelmiştir.
1970’lerin Filistinli terörist grupları, 1990’larda Cezayir ve Mısır’daki İslamcı terörizm, El Kaide, İslam Devleti (DEAŞ) ve hepsinden önemlisi Hizbullah ve İran’ın desteklediği diğer gruplar son 20 yılda bölge devletlerinin ve onların dış müttefiklerinin dış ve güvenlik politikalarını yönlendirmiş ve şekillendirmiştir.
Devlet dışı aktörler gündeme hâkim olmasalar bile bölgenin jeopolitiğinin kalıcı bir özelliği olarak yer almışlardır. Birçoğu, devletlerdeki destekçilerinden veya sempatizanlarından gelen manevi ve maddi destekle ayakta kalmıştır. Kürt ve Filistinli gruplar milliyetçi özlemler ve onlarca yıldır süren şikâyetlerle, aşırı İslamcı gruplar radikal ideolojilerle ve Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki aktörler İran’ın mali ve operasyonel sponsorluğuyla beslenmektedir.
Etnik ve dini çizgilerle bölünmüş ülkelerdeki mezhepçilik ve kimlik politikaları da belirleyici ve destekleyici bir rol oynamıştır.
Sonuç olarak Orta Doğu, devletlerin gücüne rağmen orantısız derecede büyük bir güç payının devlete dayalı sistemin dışında kaldığı bir bölge hâline dönüşmüştür. İktidarın, devlete dayalı sistemin dışında olanların elinde kalmasının pek çok nedeni var. İlk olarak, Lübnan ve Yemen örneklerinde olduğu gibi devletin başarısızlığı, devlet dışı aktörlerin (siyasi ve silahlı) güçlenip kendilerini toplulukların sosyal dokusuna yerleştirdiği boşluklar bırakmıştır. Devlet dışı aktörler, çoğunlukla üniter ve gayretli bir silahlı kanat tarafından desteklenen hırsları aracılığıyla kamu hizmetleri, sosyal dayanışma ve ilham sağlamaktadırlar. Ayrıca iş fırsatlarının ve iş güvenliğinin az olduğu ekonomilerde savaşma çağındaki genç erkekler için oldukça cazip bir fırsat olarak ailelere maaş ve destek de sunmaktadırlar.
İkinci olarak, üçüncü taraflar, sempati kazanmak veya jeopolitik çıkarlar gibi nedenlerle, devlet dışı aktörlerin benimsediği davaları beslemişlerdir. Çok az davanın Filistin davası kadar koruyucusu vardır. Son 30 yılda İran, Irak ve Suriye’deki rejimler, Filistin halkının şampiyonu olmak için âdeta yarışmışlardır.
İran, kültürel ve coğrafi açıdan en az nitelikli olmasına rağmen, ortağı Hizbullah’ın savaş gücü ve bölgesel nüfuzu ve ayrıca Tahran’ın milisleri ve terörist grupları eğitme ve donatma konusundaki istekliliği ve uzmanlığının birleşimi sayesinde bu unvanı perçinlemiştir. Dışlanmış iktidarı sürdürmek için, başta İslam Devrim Muhafızları Birliğinin “Kudüs Gücü” olmak üzere, diğer tüm devletlerden daha fazlasını yapmıştır.
Kasım Süleymani’nin Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani’nin halefinin, selefi kadar etkili veya saldırgan olup olmayacağına dair şüpheler, İran’ın 7 Ekim saldırılarını mümkün kılmakta oynadığı açık rol nedeniyle ortadan kalkmıştır.
Üçüncüsü, devlet dışı aktörlerin etkisi, olgunun önemi konusunda bölgesel bir fikir birliğinin ya da uluslararası bir taahhüdün bulunmaması nedeniyle devam etmiştir. Devletler bireysel çatışmaların çözüm sürecinin bir parçası olarak tek tek gruplarla ilgilenmeye çalışmışlardır.
Ancak grupların birbirine bağlılığı ve ana destekçileri İran’ın etkisi, onların hayatta kalmasını sağlamıştır. Dışlanan gücün ısrarı yoluyla devlet ve egemenliğin tehlikeye atılmasına izin veren, bölgesel bir statüko ortaya çıkmıştır. Bu, en çok İran’a bağlı güçlü Şii gruplarda açıkça görülmektedir: Hizbullah, Ensarullah (Husiler) ve Irak’taki Halk Seferberlik Birlikleri. Bununla birlikte, bu hoşgörülerin diğer devletler tarafından desteklenen gruplara da yayılması riski vardır, örneğin ülkenin Trablus’ta Birleşmiş Milletler tarafından tanınan bir yönetim ile Bingazi’de Mısır tarafından desteklenen ve Rusya’ya yakın güçlü bir milis arasında bölünmüş olduğu Libya. Dışlanmış gücün ısrarı, bölgede ortaya çıkan daha iddialı dış ilişkilerle tezat oluşturmaktadır. Bu, Çin’in küresel yükselişinin, Körfez ekonomileri ve toplumlarının olgunlaşmasının ve ABD ile artan görüş ayrılıkları ve ABD şüphesinin bir sonucudur.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de dâhil olmak üzere son olaylar bu eğilimi belirginleştirmiştir. Son üç yılda artan ulusal stratejik güven, bazı ülkelerin eski anlaşmazlıkları çözmeye çalışmasına da yol açmıştır. Körfez İş Birliği Konseyi ve Katar aralarındaki anlaşmazlığı çözdü, rakipler Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekonomik ortaklık geliştirmeye yöneldiler ve daha tartışmalı bir şekilde Arap Birliği, Suriye’yi yeniden kabul etti. Bölge devletleri arasındaki bu uyum, her ne kadar hem Çin hem de ABD uzlaşmanın aktif sponsorları olsa da dış güçler sayesinde değil, ortak rızayla oluşmaya ve tutarlı olmaya başlamıştır. İsrail’in Hamas’la savaşının şokunu ve duygusal kutuplaşmasını atlatıp atlatamayacağı belirsiz.
Çoğu şey İsrail’in kampanyasının niteliğine ve bölgedeki halkın tepkisine bağlı olacaktır. Ancak 7 Ekim öncesindeki yakınlaşmanın nedenleri derindi ve bu durum mevcut olaylar tarafından geçersiz kılınamaz. Bölgenin en güçlü liderleri, kendi çıkarlarının gerilimi azaltmak ve ekonomik kalkınmaya odaklanmak olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar. Bu, anlaşmazlıkları ya çözmek ya da aşmak anlamına gelmektedir. BAE’nin “sıfır sorun” dış politikası bunun en açık örneğiydi. Küresel ekonomik hedefleri gerçekleştirmeye (Suudi Arabistan) veya yabancı ve bölgesel yatırımı çekerek ekonomik istikrar aramaya (Mısır ve Türkiye) olan ilgileri göz önüne alındığında, diğer devletler bunu taklit etmeye başlamışlardır.
Bu ekonomik fırsatlar ve zorunluluklar devam etmektedir. Buna ek olarak hem Arap ülkelerinde hem de İran’da (Filistinliler dâhil) üçüncü taraflar adına devlet düzeyinde çatışma veya müdahaleye yönelik iştah azalmıştır. İran, üçüncü taraflar aracılığıyla müdahalesini durdurmamasına rağmen İsrail ile doğrudan düşmanlıklardan kaçınmıştır. Tahran’ın tehditkâr söylemlerine rağmen, savaşın maliyeti ve kontrol edilemeyen iç sonuçların riski, ülkenin huzursuz gençliğinin endişelerinden giderek uzaklaşan liderler için ciddi kaygılar oluşturmaktadır.
Bu nedenle bölge devletleri, değişen derecelerde, Gazze’deki savaş nedeniyle birbirleriyle ya da savaşa hazır ABD ateş gücüyle desteklenen İsrail’le askerî çatışmaya girme riskine girmeden Filistinlilere sempati duymaya çalışmışlardır. Kendilerinin ve bölgenin gündeminin kontrolünü elinde tutmak, belirtilmemiş ancak zımni bir hedeftir. Bölgede dış aktörlerin etkisi farklı derecelerde olsa da, ana devletler ABD karşısında kendilerini bağımsız aktörler olarak öne sürmektedirler.
Bunun aksine, ABD mevcut krizde ara buluculuk yapmaya çalışsa da bölgesel güç komisyoncusu olarak geleneksel konumunu yeniden kazanıp kazanamayacağı veya Çin, NATO, Ukrayna’nın direnişi ve kendi yerel seçimleriyle meşgul olduğu bir dönemde çatışmalara katılmaktan daha fazlasını yapıp yapamayacağı tartışmalıdır.
Bölge devletleri, isteseler de istemeseler de, artık yalnızca bölgenin siyasetine değil, Filistinlilerin geleceğine de sahip olabilirler. Tüm bölge devletleri arasındaki duruma bakarsak, başkalarının amaçlarını araçsallaştırmaya açık olan İran için durum en risklidir. İran, İsrail Hamas’a yönelik vahşi bir saldırı başlattığı sırada müdahale etmemiştir. Lideri Hasan Nasrallah’ın beceriksizce Hamas’ın savunucusu gibi davrandığı ve maddi değil manevi destek sunduğu Hizbullah da müdahale etmekten kaçınmıştır.
Peki eğer devletler, kırılgan olan uyumlarını sürdürme niyetindeyse, bu durum ne şekilde kullanılabilir?
Çatlaklar yeni onarıldı ancak muhataplar arasında gerilimi düşürmekten fazlasını yapmaya yetecek kadar iletişim hattı, ortak çıkarlar ve yeterli aşinalık olabilir. Bölgenin en zengin ve en etkili devletlerinin çoğu, başta Katar olmak üzere Suudi Arabistan ve BAE gibi diğer çatışmalara köprü kurucu ve aracı olarak müdahale etmiştir. Stratejik iddiaları, artık ezilmiş ve lidersiz Gazze’den bir şeyler inşa etme planına dönüşebilir.
Bu aşırı iyimser bir yaklaşım olabilir ancak Orta Doğu liderlerinin son yıllarda geliştirdiği ilişki ve irtibatları yapıcı bir şekilde kullanmak yerine bu ilişkileri yıpratmak, bölgenin gündeminin kontrolünü devlet dışı aktörlere ve terörizme bırakmak olacaktır.



